Cürm-i meşhûd

                                                  
 
Mücerred bir gecenin altında ayaklarımı ayın kıblesine uzatır gibi uzatıyorum, gelip kırıyorlar gözlerimi ağlayan yanından. Gitti eksilen yanımın evrenselliği.Çaldılar.
Suçluyum, kapatın gözlerinizi, görmeyin öldüğümü, bakmayın sevgilimin saç tellerini asarken darağacına. Hep güldüler meczupluğuma köşe başındaki Çingeneler. Hep ağladı annem gidişime ve ölenler hep ödünç ağıtlar yaktı yaşayanlara.
                                                                      
İçimde yaralı bir engerek yılanı sürünüyor sanki, dişleri yüreğime saplanıyor. Kanıyor yaram en derinden.Susturun diyorum, içimde haykıran kalbimin ağrılarını; uzaklarda bilmediğim şehirler yıkılıyor art arda. İntikam naraları kulaklarıma dokunuyor  hiç tanımadığım insanların.
Ölmüşüm kime ne:
Vurulmuşum kime ne!
Kitâbeler yakılıyor Hasan Sabbah’ın askerleri tarafından, ceset kokan Mezopotamya kütüphanelerinde. Nizâmü’l Mülk, Melikşah’ın sevdalısına âşık. Herkes yalancı, herkes hıyanetkâr gecelerde kamufle ediyor yalanlarını. Gören yok , aldıran hiç yok, Nietzche’den başka. Devlet, fetret devrini geçiriyor aşk yüzünden. Devletin resmi dini ise nefret. Göçebe mütedeyyinler, gün batımını bekliyor terk etmek için ibadetlerini. Savaş meydanları boş, ganimetler kölelere bırakılmış. Kazananlar esir edilmiş aç gözlülere ve ilk defa kaybedenler rezil ölülerinin gözlerinde.
Suratsızlığımı ayinelerde göremiyorum artık, bedenim tarumar olmuş savaş itlerinin pençeleriyle. Sahabelerin gölgesi yüzümü okşuyor, bakışları yüzüme dokunuyor güneşin. Günahkârlığımın farkındalar sanki bütün yarasalar. Ellerimi uzatıyorum yüzlerine dokunmam için; uzaklaşıyorlar benden.
 
Bilmediğim bir giz mi var yoksa?
 
Söyleyin sevda aşkına, aşk yüzünden âmâ olan Dervişler!
Şiirler karalıyorum kanlı kılıçlarla cesetlerine askerlerin. Kazanmaya giderken kaybettiğim anları anlatıyorum onlara, satır aralarındaki boşlukları doldurarak. Biliyorsunuz değil mi, ne kadar acı kaybettiğini, ezildiğini anlatmak birilerine.Ve bunun farkında olmak.
 
Karanlık çökecek birazdan ve ben hâlâ lacivert çamurlar içinde, kendi hayatımın önsözünü yazıyorum.
Kırmızı karıncalar, yuvalarını terk ediyorlar, sömürgeci güçler yıldızları vururken kalplerinden. Ölüler ayaklanıyor ansızın kefenlerini yırtarak. Sol ellerinde kalem, sağ ellerinde kağıt, savaşmaya gidiyorlar yaşayanlara karşı. Kalemleriyle savaşacaklar, hiçe sayıp yaşamayı. Kaybedecek bir şeyleri olmadığını çok iyi biliyorlar; çünkü onlar ölmek için yaşamışlardı, diğerleri ölmemek için.Ve belki de ölecekler birazdan. Kim bilir yaşamlarını kaybedecekler belki de.
Ölüm karanlık görünüyordu onlara ve bu yüzden hiç onu sevmediler, sevmeye çalışmadılar. Oysa ölüm aydınlıktı, karanlıkta yaşayanlar için. Ona koşabilirlerdi. Koşmalılardı ya da.
Tıpkı aydınlığa koşan o adam gibi. Koşmalılar koşmalılar koşmalılar…
 
Çekin ellerinizi gözlerimden riyakar bulutlar. Kanuni sesleniyor tahtından.
Kılıcını kuşan oğul ve III. Viyana Kuşatması’nı duyursun tüm tellallar reayaya, diye haykırıyor gür sesiyle.
İç hesaplaşmalar başlıyor içimde, düşlerim gerçekliğini yitiriyor öfke kusarken düşmanlarına.Benim sol yanım ölümün rengini bilmez.Savulun ey mücrimler, aşkın cürmünü yaktım ölümü terk ederken vatanından.
 
Fetva verildi cürm-i meşhûd halinde yakalananlara.
 Artık gözlerinizi açın ey Dervişler!

Yazarın Diğer Yazıları

YAPILMIŞ YORUMLAR

henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz / Bilgi Ekle

Yorumunuz (yazınız) editörlerimizce indelendikten sonra burada yayınlanacaktır...

Adınız/Soyadınız *

E-mail adresiniz

Yorum Detayı *