Her ismin zihinde çağrıştırdıkları farklıdır. Her şehrin de öyle. Oraya dair yaşanmışlıklar o isim üzerine yapışıp durur ve her anıldığında çağrışım zincirinin hissettirdikleri onların bir toplamı olur…
Midyat denince aklıma gelen birkaç şeyden birinden, önünden belki her gün geçtiğiniz bir binacıktan bahsediyorum… İçeriyi göstermeyen tül perdelerin örttüğü yerle yeksan iki geniş penceresi ve üzerinde naçizane “Pazar günleri kapalıdır” ilanı asılı kapısıyla dışarıdan çok da hissedilmese de içerisinde bir hazine barındıran halk kütüphanesinden…
Bir zamanlar, hani sonsuz uzunlukta yaz tatilleri varken, hani okulun kapandığı gün okuma listelerini yaparak kendimizi bir hevesle kollarına attığımız, diğer bir adı gün batımı, sarmaşıklı bahçede kahvaltı, sonsuz yaramazlık ve terlik giyme özgürlüğü olan o gündüzü uzun günlerde. Akşam ezanı okumadan eve uğramadığımız, tozunu toprağını ciğerimize çektiğimiz sokakların çocuklarıyken biz. Henüz her köşe başında bir internet kafe peyda olmamışken, henüz televizyon bizi kendine görünmez bağlarla bağlamamışken, henüz elimize yaktığımız kına bizi mutlu etmeye fazlasıyla yetiyorken.
İşte o günlerdi. Sabah kahvaltısını yapar yapmaz soluğu kapısında aldığımız, eski kağıt kokulu loş kütüphaneyle tanıştığımız zamanlar... Yalan değil, sosyal seçenek yetersizliğiydi bizi her sabah karga kahvaltısını yapmadan kapısında bir ot gibi bitiren asıl faktör. Bir de yaşça büyük kuzenlerin zaten zorunlu olarak üstlendikleri ev işlerine bir şekilde dahil edilme ihtimali…
Sebep her ne olursa olsun, zamanın durmuş olduğu ve günlük hayatın korkunç sıkıcılığıyla kuşatılmış varoluşun uçurumlarından yuvarlanmaya başladığımız günlerden çıkış bulmuş olmanın sevinciyle, zihinsel imgeye aç ruhlarımızla bir solukta okuduğumuz okurken bir Stendal sendromundan diğerinde girdiğimiz kitaplarla böyle tanıştık hasbelkader.
Kapısından adımımızı attığımız anda gerçeklikten boyut değiştirerek bir üst gerçekliğe vardığımız bir sığınak; hemen hemen hepsi sarı yapraklı ciltli ve basımı 1900lerin başına uzanan eski kitaplarıyla bizi bambaşka zamanlara götüren bir zaman makinesiydi. İşte bu yüzden bir kütüphaneden fazlasıydı…
Sait Faik, iki şeker atsan eriyecek kahverengi gözlü kadınlardan ve öpüp denize attığı balıklardan bahsediyordu… O denizde onun öpmüş olduğu bir balığın varlığı, varlığını mutlu kılmaya yetiyordu. Hayatı saniyede 370 kere sevmekten bahsediyordu. Ziya Osman vesikalık çektirmek için Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesine giriyor, mutlu biri gibi gülümsemeyi başaramadığı için tek kare fotoğraf çektiremeden çıkıyordu. Orhan Kemal, onu kulak memesi kıvamına gelene dek yoğuracak hayatın kollarına atmak için kendini evden kaçıyordu. Dostoyevski “Göklerin hep açık olsun uysal kız, sevimli gülümseyişini kaybetme!” diyordu.
Hayatın erken yaşlarındaydık ve her şey bizde, şimdi olduğundan daha yoğun bir etki bırakıyordu. İşte belki bu yüzden biz mutlu olmayı Sait Faik’ten, vesikalık çektirirken gülümseyememeyi Ziya Osman’dan, bizim için tasarlanan hayatın kalıplarını reddetmeyi Orhan Kemal’den öğrendik…
Sonraları çok denedim, gidip okumuş olduğum kitapları bir bir bulup raflarından sayfalarını karıştırmayı, altını çizdiğim yerleri bulup buluşturmayı, içime çekerek koklamayı ve hatta bağrıma basmayı… Anlamsızlığın sarıp sarmaladığı ruhumda, bu yolla oluşturduğum suni mutlulukların ruhumda o günlerdeki gibi fırtınalar koparmasını bekleyerek… O günlerin bir deja vu su bile olamadı bu beyhude çabalarım…
O duyguların o günlerdeki coşku ve yoğunlukla bir daha yaşanma ihtimalinin olmamasıydı belki de işin büyüsü. Belki de Dostoyevski’nin, anılarının külleri arasından yüreğini ısıtacak korları ölesiye arayan garip hayalci adamının trajedisinden öte değildi benimkisi. Ama o eğreti deja vu çabaları bile güzeldi onca kitap arasında…
Önünden her geçişimde içim burkulur, bir güç beni içine çeker, direnirim. Giremem. Elim raflara gider, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesinde Ziya Osman’ı bulamam diye korktuğumdan mıdır, Sait Faik, oturduğu balıkçı meyhanesinden “ne zamandır uğramıyorsun” deyip sitem edecek diye çekindiğimden mi yoksa oturduğumuz her masaya kazıdığımız tarihleri görememekten korktuğumdan mı bilmiyorum.
Belki de bu bahaneleri ben uyduruyorum…
Olsun, yine de güzel duygularla doluyor içim tabelasını her gördüğümde. Çünkü Midyat Halk Kütüphanesinde öpüp Mushaf gibi başıma götürdüğüm kitaplar var. Öyle ya, ben mutlu olmayı orada Sait Faik’ten öğrendim!
Kütüphane yoldaşım Suna’ya ithaf olunur…
hasan - 2011-01-08 21:18:52güzel yazmışsınızsuna akpınar - 2010-12-03 15:26:07yine beni duygulandırdın...yine başardın...yine varlığını hissettirdin...Ve yine bana hatırlattın o günleri...o saflığı,o çocukluğu..ama yazıyı okurken kendimi o kadar kaptırdım ki adeta o günleri yaşadım ve inan bana dostum geri dönmek çok zor geldi.Kalmak istedim o sıkışık,daracık,çekingen dünyada.çünkü ben orda mutluydum hemde çok mutluydum...teşekkür ederim ÇOCUKLUĞUM...Ellerine sağlık..Nurhilal Güneri - 2010-11-30 16:40:29Yaşadığımız hayatın hafızalarımızı balık kıvamına getirmek için yaptığı tüm hilelere rağmen buna böylesine can siperane direnen seni görmek insana umut veriyor. "Yaşadığımı en son ne zaman böyle yoğun hissettim?" diye sorunca kendime, sadece o günler geliyor aklıma...Hatırlattığın için teşekkür ederim.Ağzına, kalemine, bilgisayarının tuşlarına sağlık...
Adınız/Soyadınız *
E-mail adresiniz
Yorum Detayı *