Söz deyip geçmeyelim. Üç senedir bütün dünyayı kasıp kavuran küresel finansal kriz bir yerde sözlerini tutmayanların krizidir. Bir ekonomide, finans piyasalarında işlem gören tüm kağıtlar, banka ile borçlular arasında imzalanan tüm anlaşmalar, yazılan tüm çekler birer kontrat, birer ahit, birer sözdür.
İHSAN IŞIK
Prof. Dr. Rowan Üniversitesi Öğretim Üyesi; Amerikan Türk Ticaret Odası Başkanı
Büyük milletler söz ve sır konusunda her zaman hassas davranmışlardır. Zira söz namustur.Kişi namusunu korumada ne kadar titiz davranırsa, ahde vefa konusunda da o kadar titizdavranmalıdır. Söz vermeden önce iyice düşünmeli, söz verdikten sonra da onu ne olursa olsuntutmalıdır. Bir üstadın ifadesiyle “yalan inkarcının hasletidir!” Ahde vefa ise, inanan ve asilinsanların belirgin özelliğidir. Eski Türklerin mertlik, sözünde durma ve ahde vefa gibi yüksekfaziletleri asırlar boyunca Batı seyyahları ve araştırmacılarının dikkatini çekmiştir. Hatta bazıkötü niyetli Batılı yazarlar bile, bu konuda hayranlıklarını saklayamamıştır. Eski Avrupanınünlü gezginlerinden Corneille Le Bruyn 1732 basımlı beş ciltlik büyük seyahatnamesindesöyle der: “Türkler söz verince, kendilerine inanılmasını isterler ve gerçekten de inanılmayalayıktırlar. Çünkü Türkler sözlerine o kadar sadıktırlar ki, ser verirler, sır vermezler!” YineBatıda çokça tanınan İtalyan seyyah Comte de Bonneval 1740 basımlı “Venedikliler ve Türklerleİlgili Anektodlar” adlı eserinde “Türkler sözlerine dindarca bir bağlılık gösterirler” der.Filhakika, bu soylu milletin ataları mertti; namertler gibi davranmazdı. Sözüne sadıkolmayanlara, asla iltifat etmez, büyük söz ettirtmezdi. İstiklal Marşı şairimiz merhum MehmetAkif Ersoy bu milletin diğer büyükleri gibi sözünün eri bir insandı. Söz verdiğı şeyi yerinegetirmek için ölümden başka bir şey onu engelleyemezdi. Bir gün İstanbul Yeniköy’de oturanbir ahbabı ile öğlen 12’de Beşiktaş semtinde buluşmak üzere sözleşmişti. Ancak o gün yağmurfırtına birbirine karışmış, her tarafı sel basmıştı. Mehmet Akif bin bir zorlukla sırılsıklam birvaziyette söz verdiği yere vaktinde gelmiş, fakat saatlerce beklemesine rağmen arkadaşı zuhuretmemişti. Ertesi gün özür dilemek için yanına gelen arkadaşına: “Bir söz, ya ölüm veya onayakın bir felaketle yerine getirilmezse, mazur görülebilir!’’ diyerek tam 6 ay o arkadaşı ilekonuşmamıştı. Hiç bir şey kendi kendine öylesine güzel olmuyor. Bu necip milletin güzel ahlakve hasletlerinin bir kaynağı var elbette. Mehmet Akif’in de bir öğretmeni, bir mürşidi vardı:Bir gün, bir genç alış-verişle ilgili bir şey vermek için yüce Peygamberle sözleşiyor. Fakat gençsözünü unutuyor, ancak üçüncü gün hatırlıyor. Daha sonra sözleştikleri yere gidiyor, bir bakıyorki, İki Cihan Serveri hala orada kendisini bekliyor. Genci görünce Sözlerin Piri: “Delikanlı beniyordun. Üç günden beri seni burada bekliyorum” buyuruyor.Söz deyip geçmeyelim. Üç senedir belediyelerden eyaletlere, şirketlerden devletlere bütündünyayı kasıp kavuran küresel finansal kriz bir yerde sözlerini tutmayanların krizidir. Sözvermek, söz tutmak sadece ahlaki ve dini bir mesele değildir. Toplumsal ve ekonomik hayattamamen bunun üzerine kuruludur (hatta denilebilir ki, Türkler olarak bir çok yönden gerikalmamızın en önemli sebeplerinden birisi, sözlerimizi eskisi gibi tutmamamızdır). Zira, söznamus olmaktan bir kez çıkınca, kimsenin kimseye itimadı kalmaz. Halbuki, bir ekonomide,finans piyasalarında işlem gören tüm kağıtlar, banka ile borçlular arasında imzalanan tümanlaşmalar, yazılan tüm çekler birer kontrat, birer ahit, birer sözdür. Kimse sözünü tutmayıncao toplumda güven kalmaz. Kanunlar da hakları korumak konusunda yetersiz kalırsa, ekonomikve sosyal hayat felce uğrar. Halbuki, Dünya Bankası yaptığı araştırmalarda, kişilere, devlete vehukuka güvenin hakim olduğu toplumlarda yatırımların, istihdamın, kişi başına gelirin ve projekarlılığının arttığını bulmuştur.“İtimat / Trust” adlı kitabında, ünlü filozof Francis Fukuyama, kişiler arası güveninbir toplumun ve ekonominin sağlıklı işlemesindeki rolünü incelemeye alır. Orada,toplumları “yüksek güven toplumları” ve “düşük güven toplumları” diye ikiye ayırır. İlkineAlmanya ve Japonya’yı, ikincisine İtalya ve Çin’i örnek gösterir. Yüksek itimat toplumlarındainsanlar mevcut hukukun güçlü ve güçsüz herkesi bağladığına, titizlikle icra edildiğine inanırlarve ekonomik ilişkilerinde cesur hareket ederler. Güven sorunu olan toplumlarda ise, “aşiret”veya “sülale” güven arz eden tek sosyal birimdir ve “halka dışı’ tüm ilişkiler azami dikkatgerektirir. İthilaf anında hukuk sistemiyle hakkını layıkiyle alamayacağını düşünen kişiler,artık kimsenin sözüne itimat etmez ve kimseyle ekonomik ilişki içerisine girmez. Bu şartlarda,ekonomik ve sosyal ilişkiler sadece en yakınlarla gerçekleştirilir. Sadece yakına, yoldaşa,partidaşa, hemşehriye güven duyan bir toplumda “uzak ilişkiler” gelişmez, ve o dar çevrelitoplumun yarattığı ekonomi de güdük olur. Böyle bir toplumda fonlar çok seyahat etmez,çünkü ya atıl tutulur ya da verimsiz bir yatırım olsa bile ancak eşe dosta verilir. Güvensizliğinhakim olduğu toplumlarda devlete de güven yoktur. Şiddetli bir güvensizlik ortamında, herkeskabuğuna çekilir, ekonomi yavaşlar ve kriz baş gösterir.Atalarımız, “dilin kemiği yoktur” derler; yani dille balondan saraylar/keşanerler yapmakkolaydır. Dinsiz dilin hakkından imansız dil gelir. Balonların patlaması için “kral çıplak” diyeceksivri bir dil kafidir. Biz Türkler dil sanatından pek anlamayız; zira tarihte hep göçmüşüz, lafetmeye pek vaktimiz olmamış. O yüzden, bizim dilimiz yalındır; emir vermek, iş yapmakiçindir. Yunanlılar gibi felsefeye, İngilizler gibi diplomasiye, Araplar gibi hitabete, Farisilergibi şiire merak salmamışız. “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” demiş, genelde işimizebakmışız. Sözü eveleyip gevelememiş, direk konuşmuşuz. Ser vermiş, sır vermemişiz. Azkonuşmuş, öz konuşmuşuz. Hülasa, sözümüzün eri, mert bir millet olmuşuz. Ne zamanki, sözümüzü sündürmeye, işimizle değil dilimizle dans etmeye, birbirimizi kandırmayabaşlamışız, özümüzü yitirmiş, birbirimizi bitirmişiz. Tekrar azıcık özümüzün ve sözümüzüneri olmaya başlayınca, Akropoller deviren krizler göğsümüzde usulca erimeye başlamış. Oyüzden söz deyip geçmeyelim, zira gözde milletlerle, sözde milletler arasındaki farktır söz!Sözlerini tutmayanların çıkardığı kriz başka bir boyuta geçti. Gülay Kılıç ABD’nin New Jerseyeyaletinde yaşayan gencecik bir bayandı. Seveni çoktu. Çalışkandı, pozitifti. Ailesinin reisiydi.Dört kardeşin sadece ablası değil, her şeyiydi. Yaşama sımsıkı bağlıydı. Modern dünyanınkoşturmacası, onun hayatının sadece bir parçasıydı. Ailesi ve kendisi için gurbet elde canlabaşla mücadele ederken, körpe Türk-Amerikan toplumunun sorunlarına da duyarsız değildi.Hem ATCOM’da hem de diğer derneklerde milletine hizmet için özveriyle çalışıyordu. Bitmemişplanları vardı. Tek tek hepsini gerçekleştirerek, yoluna güvenle devam ediyordu. Hem çalışıyor,hem okuyordu. Hem de New Jersey’nin en gözde üniversitelerinden birisinde. 19 TemmuzPazartesi akşamı işten eve gelmiş, okula gidecekti. Son zamanlarda biraz yorgundu. Evindençıkarken, bilgisayarından bir not düştü duvarına: “Gülay’ın dinlenmeye ihtiyacı var!” O akşam,olağan olmayan bir güzergahtan çıktı ana yola. Çıkmadan da, stop işaretinde durdu; bir soluna,bir sağına baktı ve devam etti. İşte o an, ne olduysa oldu. Amerika Gülay kızına ağlıyor şimdi.Bir gün önce Belediye, geçmişte kazaların olduğu aynı yere trafik işareti koymayı tartışmış,ama bütçe krizi nedeniyle, kaynaksızlıktan kararı ertelemiş. İnsan düşününce, başı dönüyor,gözleri kararıyor. Gece gündüz çocuğunu ihtiyarını firesiz çalıştıran, vergilerini -kuruşunakadar- bila eksik toplayan azametli Amerika, nerelerde harcıyorsun bu paraları? Dünyayıkurtarırken (!), evinde güllerin soluyor. Ruhu şad olsun. Değer mi o dünya, bir Gülay’a?
isik@rowan.edu
Adınız/Soyadınız *
E-mail adresiniz
Yorum Detayı *